Evet. Şu ana kadar yazdığımız metnin ana ekseni tamamen Jung’un Gölge (Shadow) arketipi üzerine kuruldu. Ancak dürüst bir akademik değerlendirme yapacak olursam, iki noktayı geliştirmemiz gerekiyor.
“One does not become enlightened by imagining figures of light, but by making the darkness conscious.”
— Carl Gustav Jung, The Philosophical Tree, Collected Works, Vol. 13.
İnsan, tarih boyunca evreni anlamaya çalışırken çoğu zaman en büyük muammayı gözden kaçırmıştır: kendisini. Dağların oluşumunu, yıldızların hareketini, devletlerin yükselişini ve medeniyetlerin çöküşünü açıklayabilen insan zihni, kendi iç dünyasının en derin katmanlarına geldiğinde şaşırtıcı bir belirsizlikle karşılaşır. Çünkü dış dünyayı gözlemleyen özne ile iç dünyayı gözlemlemeye çalışan özne aynı varlıktır; insan, hem araştıran hem de araştırılan hâline gelir. Bu nedenle insanın kendisini tanıma çabası, bütün bilgi alanları içerisinde en paradoksal olanıdır.
Bu paradoks, antik çağlardan itibaren farklı disiplinlerin ortak problemi olmuştur. Socrates‘in Delphi Tapınağı’nın girişinde yer alan “Gnōthi Seauton” (Kendini Bil) çağrısını felsefenin başlangıç noktası hâline getirmesi tesadüf değildir. Aynı şekilde Doğu mistisizmi, İslam tasavvufu, Budist meditasyon gelenekleri ve modern psikoloji de farklı yöntemlerle aynı sorunun etrafında dolaşmıştır: İnsan neden kendisini tam anlamıyla bilemez?
Bu soruya modern psikoloji içerisinde en derin cevaplardan birini veren isim, hiç kuşkusuz Carl Gustav Jung olmuştur.
Jung’un bütün psikoloji sisteminin merkezinde tek bir varsayım bulunur: İnsan, kendisini sandığı kişi değildir.
Bu iddia ilk bakışta basit görünse de, analitik psikolojinin tamamı bu önermenin farklı açılımlarından oluşur. Jung’a göre günlük hayatta “ben” dediğimiz bilinçli kimlik, ruhsal yapının yalnızca dar bir bölümünü temsil eder. İnsan davranışlarını belirleyen esas dinamikler ise çoğu zaman bilincin doğrudan erişemediği daha derin katmanlarda faaliyet göstermektedir.
Dolayısıyla Jung’un psikolojisi, yalnızca davranışların nedenlerini araştıran bir psikoloji değildir; insanın kendi kendisine neden yabancılaştığını açıklamaya çalışan bir psikolojidir.
Bu yabancılaşmanın en yoğun biçimde ortaya çıktığı alan ise Jung’un “gölge” (Shadow) adını verdiği yapıdır.
Ancak gölge, popüler psikoloji kitaplarında sıkça sunulduğu gibi yalnızca “karanlık tarafımız” değildir. Böyle bir tanım, Jung’un en karmaşık kavramlarından birini fazlasıyla indirgemek olur. Gölge, insanın kötü yanlarının toplamı değildir; insanın bilinçli benliği tarafından tanınmayan, kabul edilmeyen, bastırılan veya henüz yaşanmamış bütün psişik içeriklerin oluşturduğu dinamik bir alandır. Bu nedenle gölge, yalnızca ahlâken olumsuz eğilimleri değil, aynı zamanda bireyin gerçekleştiremediği yaratıcı potansiyelleri, bastırılmış yetenekleri, kullanılmamış cesareti ve inkâr edilmiş duygusal kapasiteyi de içinde barındırabilir.
Bu yönüyle gölge, psikolojik anlamda “kötülüğün deposu” değil; bilincin dışında bırakılmış benliğin bütünüdür.
Jung’un gölge kavramını doğru anlamak için önce onun insan tasavvurunu kavramak gerekir. Çünkü gölge, bağımsız bir teori değil; Jung’un bütün ruh modeli içerisinde belirli bir işlev gören yapıdır.
Jung’un psikolojisi, büyük ölçüde XIX. yüzyıl pozitivizminin insan anlayışına yöneltilmiş bir eleştiridir. Dönemin hâkim bilim anlayışı, insan zihnini büyük ölçüde bilinçli düşünme süreçleriyle özdeşleştiriyor; irrasyonel deneyimleri ise patolojik sapmalar olarak değerlendiriyordu. Rüyalar, dinî semboller, mitolojik imgeler ve mistik tecrübeler bilimsel araştırmanın dışında bırakılıyor ya da yalnızca nörolojik anomaliler şeklinde yorumlanıyordu.
Jung ise klinik gözlemleri sırasında bunun yeterli olmadığını fark etti.
Özellikle şizofreni hastalarının rüyalarında, sanrılarında ve sembolik anlatılarında yalnızca kişisel yaşam öyküleriyle açıklanamayacak imgeler tekrar tekrar ortaya çıkıyordu. Hastalar, hiç okumadıkları mitolojik figürleri betimliyor, antik dinlerde karşılığı bulunan sembolleri kullanıyor ve birbirlerinden tamamen bağımsız olmalarına rağmen benzer sembolik örüntüler sergiliyorlardı.
Bu gözlem, Jung’u psikolojinin sınırlarını aşan bir soruya götürdü:
Nasıl olur da birbirinden habersiz insanlar aynı sembolleri üretmektedir?
Freud bu soruyu büyük ölçüde çocukluk deneyimleri ve bastırılmış cinsel dürtüler üzerinden açıklamaya çalışıyordu. Jung ise bunun yetersiz olduğunu düşündü. Çünkü bazı semboller bireyin kişisel geçmişiyle açıklanamayacak kadar evrenseldi.
İşte bu noktada Jung’un en radikal kavramlarından biri doğdu:
Kolektif Bilinçdışı (Collective Unconscious).
Jung çoğu zaman Freud’un öğrencisi olarak tanıtılır. Gerçekten de analitik psikolojinin temelleri, psikanaliz geleneği içinde atılmıştır. Ancak Jung’un düşüncesi kısa sürede Freud’un kurduğu çerçeveyi aşmıştır.
Freud için bilinçdışı, esas olarak bastırılmış arzuların ve çocukluk çatışmalarının deposudur. Toplumsal yaşam içinde kabul edilmeyen dürtüler, bilinç tarafından bastırılır; fakat ortadan kaybolmaz. Rüyalarda, dil sürçmelerinde ve nevrotik belirtilerde dolaylı biçimde geri dönerler.
Jung bu modeli kabul etmekle birlikte eksik bulur.
Çünkü ona göre bilinçdışı yalnızca bastırılmış içeriklerden oluşsaydı, insanlığın bütün mitolojilerinde neden aynı semboller tekrar tekrar ortaya çıkıyordu? Neden dünyanın farklı kıtalarında yaşayan toplumlar birbirlerinden bağımsız olarak “kahraman”, “bilge ihtiyar”, “anne”, “ejderha”, “yeniden doğuş”, “karanlık mağara” ve “ikiz” gibi ortak imgeler üretmişti?
Bu sorunun cevabı, Jung’un psikoloji tarihindeki en önemli katkılarından biri olan kolektif bilinçdışı teorisidir.
Jung’a göre insan zihni yalnızca bireysel yaşantıların ürünü değildir. Tıpkı bedenimizin biyolojik evrimin izlerini taşıması gibi, ruhsal yapımız da insanlığın ortak tarihinden gelen biçimsel eğilimleri taşır. Bu ortak eğilimler belirli içerikler değil, belirli şekillenme kalıplarıdır. Jung bunlara arketip adını verir.
Gölge de işte bu arketiplerden biridir.
Ancak gölge diğer arketiplerden farklıdır. Çünkü insanın doğrudan karşılaşmaktan en çok kaçındığı arketiptir. Kahraman, bilge ya da anne arketipleri çoğu zaman olumlu çağrışımlar uyandırırken; gölge, bireyin kendi benliği hakkında kurduğu ideal anlatıyı tehdit eder. Bu nedenle gölgeyle karşılaşmak, yalnızca psikolojik bir keşif değil; aynı zamanda varoluşsal bir krizdir.
Jung’un ifadesiyle:
“To confront a person with his shadow is to show him his own light.”
(Aion, CW 9/2)
Bu cümle, ilk bakışta paradoks gibi görünür. Oysa Jung burada temel bir psikolojik ilkeye işaret etmektedir: İnsan, kendi karanlığını tanımadan aydınlığını da gerçek anlamda tanıyamaz. Çünkü bilinçli benlik, çoğu zaman kendi erdemlerini bile gölgesini inkâr ederek inşa eder.
“The persona is a kind of mask, designed on the one hand to make a definite impression upon others, and, on the other, to conceal the true nature of the individual.”
— Carl Gustav Jung, Two Essays on Analytical Psychology, CW 7.
Jung psikolojisinin en önemli sorularından biri şudur:
İnsan gerçekten olduğu kişi olarak mı yaşar, yoksa olmak zorunda kaldığı kişi olarak mı?
Bu soru ilk bakışta sosyolojik gibi görünse de aslında gölge kavramının doğuş noktasıdır.
Modern insan çoğu zaman kişiliğini kendi seçimiyle oluşturduğunu düşünür. Mesleğini seçer, arkadaşlarını seçer, dünya görüşünü seçer ve karakterini inşa ettiğine inanır. Jung ise bu inancın büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu ileri sürer. Çünkü insan, daha konuşmayı öğrenmeden önce bile kendisini kuşatan sembolik dünyanın içine doğar.
Bir çocuk doğduğu anda yalnızca biyolojik bir organizma değildir; aynı zamanda bir kültürün, bir dinin, bir dilin, bir aile sisteminin ve tarihsel bir hafızanın içine doğmuştur. Daha ilk yıllardan itibaren ona şu mesajlar verilmeye başlanır:
“Böyle davranırsan sevilirsin.”
“Bunu yaparsan ayıplanırsın.”
“Erkekler ağlamaz.”
“İyi çocuk uslu olur.”
“Başarılı olursan değerlisin.”
“Öfkelenmek kötüdür.”
“Korkmak zayıflıktır.”
“Her zaman güçlü görünmelisin.”
Bu cümlelerin hiçbiri tek başına kişiliği oluşturmaz; fakat yüzlerce, binlerce tekrar sonucunda çocuk, toplumun hangi yönlerini ödüllendirdiğini ve hangilerini cezalandırdığını öğrenmeye başlar.
İşte tam bu noktada Jung’un persona dediği yapı oluşmaya başlar.
Latince persona, Antik Roma tiyatrolarında oyuncuların taktıkları maskeye verilen isimdi.
Maskenin iki temel işlevi vardı.
Birincisi, seyircinin karakteri tanımasını sağlamak.
İkincisi ise oyuncunun gerçek yüzünü gizlemek.
Jung bu kavramı psikolojiye taşıyarak oldukça çarpıcı bir benzetme yapar.
Ona göre insan da toplumsal hayatta sürekli maskeler kullanır.
Doktor muayene odasına girdiğinde doktor personasını takar.
Hakim kürsüye çıktığında hâkim personasını takar.
Anne çocuğunun yanında anne personasını takar.
Öğretmen sınıfta öğretmen personasını takar.
Din adamı cemaatin karşısına geçtiğinde başka bir persona kullanır.
Bu maskelerin hiçbiri sahte değildir.
Tam tersine, toplumsal düzen için zorunludur.
Hiç kimse günün her saatinde bütün iç dünyasını dışarıya açarak yaşayamaz.
Toplum, belirli rollerin yerine getirilebilmesi için kişilerin kendilerini belirli biçimlerde sunmalarını gerektirir.
Dolayısıyla Jung personayı patolojik bir yapı olarak görmez.
Sorun maskeye sahip olmak değildir.
Sorun maskenin insanın tamamı hâline gelmesidir.
Jung’un en önemli gözlemlerinden biri şudur:
İnsan zamanla oynadığı role inanmaya başlar.
Bu durum psikolojide persona identification olarak adlandırılır.
Kişi artık yalnızca doktor değildir.
“Kendini doktor olarak hisseder.”
Yalnızca başarılı biri değildir.
“Kendini yalnızca başarı üzerinden tanımlar.”
Yalnızca güçlü görünmez.
“Güçsüz olamayacağına inanır.”
Böylece insanın gerçek kişiliği ile topluma sunduğu kimlik arasındaki mesafe giderek büyür.
Bu durum modern psikolojide “rol kimliği”, “sosyal benlik” ve “ideal benlik” kavramlarıyla ilişkilendirilebilir; ancak Jung’un persona anlayışı bunlardan daha kapsamlıdır. Persona sadece sosyal rol değildir; egonun kendisini korumak için inşa ettiği sembolik bir savunma sistemidir.
İşte gölgenin ilk tohumları tam burada atılır.
Jung’un en özgün gözlemlerinden biri şudur:
Her persona, zorunlu olarak bir gölge üretir.
Çünkü insan yalnızca belirli yönlerini gösterebilir.
Gösterdiği her özellik, göstermediği başka özellikleri görünmez hâle getirir.
Bir toplum düşünelim.
Toplum yalnızca itaatkâr insanları ödüllendiriyor olsun.
Bu toplumda büyüyen çocuk öfkesini bastıracaktır.
Karşı çıkmayı bastıracaktır.
İtiraz etmeyi bastıracaktır.
Hayır demeyi bastıracaktır.
Yıllar sonra ortaya son derece nazik biri çıkacaktır.
Fakat Jung’a göre mesele burada bitmez.
Çünkü bastırılan öfke yok olmamıştır.
Sadece görünmez hâle gelmiştir.
İşte görünmez hâle gelen bu enerji gölgenin malzemesi olur.
Benzer şekilde;
Aşırı güçlü görünmeye çalışan bir insanın gölgesinde kırılganlık bulunabilir.
Sürekli mütevazı görünen birinin gölgesinde büyüklenme arzusu bulunabilir.
Herkese yardım eden bir insanın gölgesinde yoğun bir öfke veya görülme ihtiyacı bulunabilir.
Her zaman cesur görünen birinin gölgesinde çocukluk korkuları saklanabilir.
Dolayısıyla gölge, personanın bastırdığı her şeydir.
Jung’un en çok yanlış anlaşılan noktalarından biri budur.
Popüler psikoloji kitapları gölgeyi çoğu zaman:
“İçimizdeki kötü taraf.”
şeklinde açıklar.
Bu doğru değildir.
Jung hiçbir eserinde gölgeyi yalnızca kötülük olarak tanımlamaz.
Tam tersine.
“The shadow is a moral problem…” diye başlayan meşhur pasajında (Aion, CW 9/2), gölgenin ahlâkî değerlendirme gerektiren bir boyutu olduğunu söyler; fakat onu yalnızca “kötü dürtüler”e indirgemez. Gölge, kişinin bilinçli kimliğiyle bağdaşmadığı için reddettiği tüm içerikleri kapsar.
Bu içeriklerin önemli bir kısmı gerçekten yıkıcı olabilir:
Ancak Jung bunun yanında başka bir gerçeğe dikkat çeker.
İnsan yalnızca kötülüğünü bastırmaz.
İyiliğini de bastırabilir.
Bu, Jung’un psikolojisinin en ince noktalarından biridir.
Bir çocuk düşünelim.
Oldukça yaratıcıdır.
Resim yapmayı sever.
Fakat ailesi sürekli şöyle demektedir:
“Bundan para kazanılmaz.”
“Gerçek meslek mühendisliktir.”
“Sanat boş iştir.”
Çocuk yıllar boyunca yaratıcılığını bastırır.
Otuz yaşına geldiğinde son derece başarılı bir mühendis olur.
Fakat sürekli bir eksiklik hisseder.
Hayatında tarif edemediği bir boşluk vardır.
Jung’a göre bu boşluk çoğu zaman gölgedir.
Çünkü gölgede yalnızca kötülük değil;
yaşanmamış hayat da bulunmaktadır.
Başka bir örnek…
Küçük yaşta sürekli susturulan biri zamanla konuşmaktan korkabilir.
Yıllarca kendi fikirlerini söylemez.
Sonra hayatının bir döneminde, nedenini bilmediği yoğun bir öfke yaşamaya başlar.
Bu öfkenin kaynağı çoğu zaman bastırılmış saldırganlık değildir.
Bastırılmış özgüvendir.
Dolayısıyla gölge;
yalnızca bastırılmış kötülük değildir.
Bazen bastırılmış cesarettir.
Bazen bastırılmış sevgidir.
Bazen bastırılmış liderliktir.
Bazen bastırılmış merhamettir.
Bazen de insanın hiç yaşayamadığı ikinci hayatıdır.
Bu noktada Jung’un düşüncesi, Friedrich Nietzsche ile dikkat çekici biçimde kesişir.
Nietzsche, insanın toplum tarafından “evcilleştirildiğini” söyler.
Toplum, bireyin taşkın enerjilerini bastırarak onu öngörülebilir ve itaatkâr hâle getirir.
Jung bu görüşü bütünüyle benimsemez; çünkü ona göre toplum zorunlu olarak baskıcı değildir. Ancak şu konuda Nietzsche ile aynı çizgide durur:
İnsan, toplumsal kabul uğruna kendi doğasının önemli bir bölümünü bilinçdışına itebilir.
Fakat Jung’un Nietzsche’den ayrıldığı kritik nokta şudur:
Nietzsche bastırılan iradenin serbest bırakılmasını savunurken, Jung bastırılan içeriğin bilinçle ilişkiye sokulmasını savunur.
Yani Jung için mesele içgüdülerin serbest kalması değil; onların bilinçli benlik tarafından tanınması ve dönüştürülmesidir.
“Until you make the unconscious conscious, it will direct your life and you will call it fate.”
— Carl Gustav Jung’a atfedilen yaygın ifade.
Bu söz Jung’a çok sık atfedilse de, Collected Works içinde bu biçimiyle yer almaz. Buna rağmen, analitik psikolojinin temel fikrini oldukça iyi özetlediği için Jung literatüründe yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bir insanın kendisini tanıyamaması yalnızca bilgi eksikliğiyle açıklanamaz.
Çünkü insan çoğu zaman kendi davranışlarını gözlemleyebilir.
Hatalarını analiz edebilir.
Geçmişini hatırlayabilir.
Buna rağmen aynı psikolojik döngüleri tekrar tekrar yaşar.
Aynı insan tipine âşık olur.
Aynı tür çatışmaları yaşar.
Aynı hataları tekrar eder.
Ve sonunda çoğu zaman şöyle der:
“Neden sürekli aynı şey benim başıma geliyor?”
Jung’a göre bu sorunun cevabı kaderde değil, çoğu zaman bilinçdışının görünmez organizasyonunda aranmalıdır.
İnsan yalnızca bildikleriyle yaşamaz.
Bilmedikleri de onu yönetir.
Analitik psikolojinin en radikal önermelerinden biri tam da budur.
Modern insan, özgür iradeye sahip olduğunu düşünür; oysa Jung’a göre birçok karar, bilinç alanına hiç çıkmamış psişik dinamikler tarafından yönlendirilmektedir.
Bu nedenle Jung’un psikolojisi, davranıştan çok davranışı üreten görünmez süreçlerle ilgilenir.
Freud’un bilinçdışı modeli çoğu zaman bir mahzen metaforuyla anlatılır.
İstenmeyen içerikler aşağıya indirilir.
Orada bekler.
Zaman zaman yukarı çıkar.
Jung ise bilinçdışını bundan çok daha karmaşık bir sistem olarak düşünür.
Ona göre bilinçdışı;
Yani bilinçdışı yalnızca bastırılmış içeriklerin bulunduğu bir arşiv değildir.
Adeta ikinci bir zekâ gibidir.
Jung bunu bazen doğrudan söylemekten kaçınsa da eserlerinde bilinçdışını olağanüstü yaratıcı bir organizasyon olarak tasvir eder.
Rüyalar bunun en açık örneğidir.
Rüyalar rastgele görüntüler değildir.
Jung’a göre onlar bilinçdışının egoya gönderdiği sembolik mesajlardır.
Bu nedenle gölge de pasif değildir.
Sürekli bilinç alanına ulaşmaya çalışır.
Jung psikolojisinin temel ilkelerinden biri kompansasyon (compensation) ilkesidir.
Bu ilke bugün gölgeyi anlamanın anahtarıdır.
Jung’a göre ruh tek taraflılığı sevmez.
İnsan kişiliği bir yöne aşırı kaydığında bilinçdışı karşı kutbu üretmeye başlar.
Bu olağanüstü önemli bir gözlemdir.
Örneğin;
Kendisini aşırı güçlü göstermeye çalışan biri…
İçten içe yoğun bir kırılganlık yaşayabilir.
Aşırı dindar görünen biri…
Bilinçdışında büyük isyanlar taşıyabilir.
Hiç öfkelenmediğini söyleyen biri…
Rüyalarında sürekli cinayet işleyebilir.
Herkesi affeden biri…
Derinlerde büyük kin taşıyor olabilir.
Jung burada ahlâkî bir değerlendirme yapmaz.
O sadece şunu söyler:
Ruh, bastırılan kutbu dengelemek ister.
Bu ilke Jung’un birçok eserinde tekrar edilir.
Bilinç, kendisini ne kadar “iyi”, “kusursuz”, “ahlâklı”, “başarılı” ve “temiz” olarak tanımlarsa;
gölge de bunun tam karşıtını o kadar güçlü biçimde taşımaya başlar.
Bu nedenle Jung şöyle der:
“No tree, it is said, can grow to heaven unless its roots reach down to hell.”
(Aion, CW 9/2)
Bu metafor olağanüstü derindir.
Bir ağacın göğe yükselmesi,
köklerinin toprağın karanlığına inmesine bağlıdır.
Psikolojik anlamda ise;
kişinin olgunlaşması,
kendi karanlığını tanıyabilmesine bağlıdır.
Gölgeyle karşılaşmanın önündeki ilk engel inkârdır.
İnsan çoğu zaman şöyle düşünür:
“Ben kıskanç biri değilim.”
“Ben kibirli biri değilim.”
“Ben bencil değilim.”
“Ben öfkelenmem.”
Jung’a göre bu cümlelerin doğruluğu, onların söylenme sıklığıyla ters orantılı olabilir.
Çünkü psikolojik olarak en çok reddedilen özellikler çoğu zaman bilinçdışında en yoğun bulunan özelliklerdir.
İnsan onları gerçekten görmez.
Bu noktada Jung’un yaklaşımı oldukça sarsıcıdır.
Ona göre;
insan yalan söylediği için gölge oluşmaz.
Gölge oluştuğu için kendisine yalan söylemeye başlar.
Bilinçdışı kendisini doğrudan ele vermez.
Çünkü ego kendi bütünlüğünü korumaya çalışır.
Bu yüzden insan davranışlarına mantıklı açıklamalar üretir.
Örneğin;
Bir akademisyen sürekli meslektaşlarını küçümsüyor olsun.
Bunu şöyle açıklar:
“Bilimsel kaliteyi koruyorum.”
Belki gerçekten öyledir.
Fakat Jung burada durmaz.
Şunu sorar:
“Neden bunu bu kadar yoğun hissediyorsun?”
Belki cevap şudur:
Kendi yetersizlik korkusu.
İşte gölge çoğu zaman tam burada gizlenir.
Davranışın kendisinde değil,
davranışın yoğunluğunda.
Jung’un gölge teorisinin belki de en önemli kavramı budur.
Projeksiyon.
Jung’a göre insan,
kendisinde görmek istemediği özellikleri
başkalarının üzerine yansıtır.
Bu yalnızca psikolojik bir savunma değildir.
Aynı zamanda egonun hayatta kalma stratejisidir.
Çünkü kişi kendi karanlığını kabul etmek yerine,
onu dışarıda görmeyi tercih eder.
Bu nedenle Jung şöyle der:
“Everything that irritates us about others can lead us to an understanding of ourselves.”
— Jung’a atfedilen yaygın ifade.
Bu cümle de tam biçimiyle Collected Works‘ta yer almaz; ancak Jung’un projeksiyon teorisini doğru yansıtan popüler bir özettir.
Asıl fikir şudur:
İnsan en yoğun tepkiyi,
çoğu zaman kendi gölgesini taşıyan kişilere verir.
Burada Jung çok ilginç bir soru sorar.
Neden milyonlarca insan içinde yalnızca bazı kişiler bize tahammül edilemez gelir?
Neden bazılarından sebepsizce nefret ederiz?
Neden bazı insanlar bizi olağanüstü öfkelendirir?
Jung’un cevabı şöyledir:
Çünkü onlar,
bizim bilinçdışımıza ait bir parçayı taşımaktadır.
Örneğin;
Kendi saldırganlığını bastırmış biri,
agresif insanlara olağanüstü tepki gösterebilir.
Kendi hırsını bastırmış biri,
başarılı insanlardan nefret edebilir.
Kendi kibrini göremeyen biri,
sürekli başkalarının kibriyle uğraşabilir.
Bu yüzden Jung için projeksiyon,
yalnızca psikolojik bir mekanizma değildir.
İnsanın kendisini tanımasının önündeki en büyük perdedir.
Jung’un dehası burada bireysel psikolojinin ötesine geçer.
O, projeksiyonun yalnız bireylerde değil,
toplumlarda da gerçekleştiğini söyler.
Bazen bir toplum,
kendi karanlığını başka bir millete yükler.
Bazen bir din,
bütün kötülüğü başka dine atfeder.
Bazen bir ideoloji,
bütün günahları karşı ideolojide görür.
Bazen bir siyasi hareket,
kendisini tamamen iyi,
karşı tarafı tamamen kötü ilan eder.
Jung özellikle XX. yüzyıl Avrupa’sındaki totaliter rejimleri incelerken bu duruma dikkat çekmiştir. Ona göre bireysel gölge tanınmadığında, kolektif gölge ortaya çıkabilir ve toplumlar kendi karanlıklarını dış gruplara yansıtarak kitlesel düşmanlıklar üretebilir.
Bu yüzden Jung açısından gölge yalnız bireyin problemi değildir.
Medeniyetlerin de gölgeleri vardır.
Kültürlerin de gölgeleri vardır.
Dinlerin tarihsel tezahürlerinin de gölgeleri vardır.
İdeolojilerin de gölgeleri vardır.
Şimdiye kadar ulaştığımız noktayı özetlersek:
Jung’un gölge teorisinin belki de en çarpıcı yönü budur: İnsan çoğu zaman başkalarıyla değil, kendi bilinçdışının dışarıya yansımış imgeleriyle mücadele eder.
“The shadow is a living part of the personality and therefore wants to live with it in some form.”
— Aion, CW 9/2.
Yirminci yüzyıl psikolojisinin büyük kısmı insanı laboratuvarda incelemeye çalışmıştır.
Davranışçılar deneyler yapmıştır.
Bilişsel psikologlar zihinsel süreçleri ölçmüştür.
Nörobilimciler beyin görüntüleme teknikleri geliştirmiştir.
Jung ise bambaşka bir yol seçmiştir.
O laboratuvardan çıkıp kütüphaneye gitmiştir.
Fakat bu sıradan bir kütüphane değildir.
Homeros’un destanları…
Mısır’ın ölüm metinleri…
Gnostik İnciller…
Orta Çağ simya yazmaları…
Hint Upanişadları…
Taoist metinler…
Ortaçağ azizlerinin vizyonları…
Simyacıların sembolleri…
Jung bütün bunları neden okumaktadır?
Çünkü ona göre insan zihni yalnızca bireysel deneyimlerden oluşmuyordu.
Eğer gerçekten kolektif bilinçdışı diye bir yapı varsa,
onun izlerini yalnızca modern insanın rüyalarında değil,
insanlığın ortak kültürel hafızasında da bulmak gerekirdi.
İşte Jung’un bütün mitoloji okumalarının temel gerekçesi budur.
Bu soru Jung’un en sevdiği sembollerden biridir.
Masallarda neredeyse her zaman aynı olay yaşanır.
Bir mağara vardır.
Mağaranın içinde büyük bir hazine vardır.
Fakat hazinenin önünde korkunç bir yaratık beklemektedir.
Psikolojik açıdan bu anlatı neyi ifade eder?
Jung’a göre mağara,
bilinçdışıdır.
Ejderha,
gölgedir.
Hazine ise,
kişiliğin henüz keşfedilmemiş kısmıdır.
Yani insan,
en çok korktuğu yere gitmeden
en büyük potansiyeline ulaşamaz.
Bu nedenle bireyleşme süreci,
rahatlama süreci değildir.
Tam tersine,
bilinçli egonun defalarca sarsıldığı bir dönüşüm yolculuğudur.
Jung’un çok dikkat ettiği başka bir sembol de
ikiz veya çift karakter motifidir.
Bütün kültürlerde bunun örnekleri vardır.
İyi kardeş – kötü kardeş.
Işık – karanlık.
İkiz savaşçılar.
Aydınlık kral – karanlık kral.
İnsan – gölgesi.
Modern edebiyatta bile aynı tema tekrar eder.
Bir karakterin karanlık ikizi ortaya çıkar.
Ya da aynı kişinin iki kişiliği anlatılır.
Jung bunları tesadüf olarak görmez.
Çünkü insan zihni,
kendi içindeki karşıtlığı anlatırken
aynı sembolleri tekrar tekrar üretmektedir.
Bu nedenle gölge,
çoğu zaman
“öteki”
olarak görünür.
Aslında insan,
kendisiyle karşılaşmaktadır.
Jung burada çok ilginç bir gözlem yapar.
Mitolojilerdeki kötücül figürler,
çoğu zaman tamamen yabancı değildir.
Onlar insana şaşırtıcı derecede benzer.
Konuşurlar.
Düşünürler.
İkna ederler.
Hile yaparlar.
Yani kötülük,
canlı bir psikolojik yapı gibi davranır.
Jung bunu,
insanın gölgesinin
kişileştirilmesi (personification)
olarak yorumlar.
Çünkü bilinç,
soyut psişik süreçleri
çoğu zaman insan biçiminde algılar.
Bu yüzden rüyalarda gölge,
çoğunlukla rüyayı görenle aynı cinsiyette bir kişi olarak ortaya çıkar. Jung, özellikle Aion‘da gölgenin ilk ve en erişilebilir arketip olduğunu; rüyalarda ve projeksiyonlarda sıklıkla aynı cinsiyetten bir figür olarak belirdiğini belirtir.
Popüler kültür burada büyük hata yapmaktadır.
Gölge,
her zaman korkutucu değildir.
Bazen çok çekici görünür.
Bazen karizmatiktir.
Bazen baştan çıkarıcıdır.
Bazen hayran olunan biridir.
Çünkü gölge,
yalnızca bastırılmış kötülüklerden oluşmaz.
Bastırılmış güç de gölgededir.
Bastırılmış özgürlük de gölgededir.
Bastırılmış cinsellik de gölgededir.
Bastırılmış yaratıcılık da gölgededir.
Bu yüzden bazı insanlar,
kendilerinde bulunmayan özellikleri taşıyan kişilere olağanüstü hayranlık duyarlar.
Jung bunu da projeksiyon olarak yorumlar.
Nefret kadar,
hayranlık da
gölgenin dili olabilir.
Bu noktada Jung,
yalnızca psikolojiyi değil,
edebiyatın tamamını açıklayabilecek bir modele ulaşır.
Dikkat edildiğinde,
neredeyse bütün büyük destanlarda
kahraman bir noktada yeraltına iner.
Orpheus.
Odysseus.
Aeneas.
Dante.
Gilgameş.
Bu iniş,
ölüm değildir.
Psikolojik anlamda
bilinçdışına iniştir.
Yeraltı,
gölgenin coğrafyasıdır.
Oraya inmeyen kahraman,
olgunlaşamaz.
Bu nedenle Jung bireyleşmeyi
bir yükselişten önce gelen
zorunlu bir iniş olarak görür.
Jung’un dinlere ilgisi, klasik anlamda bir ilahiyatçının ilgisi değildir. O, dinî metinleri “doğru mu yanlış mı?” sorusuyla değil, “insan ruhunda hangi sembolik gerçeğe karşılık geliyor?” sorusuyla okur. Bu yüzden Jung için din, sadece inanç sistemi değil; insanlığın bilinçdışıyla kurduğu en eski sembolik dillerden biridir. Collected Works içinde özellikle Vol. 11: Psychology and Religion: West and East, Jung’un Hristiyanlık, Doğu dinleri, dogma ve dinî sembolizm üzerine temel metinlerini içerir.
Burada dikkat edilmesi gereken ilk ayrım şudur: Jung, dinî hakikatlerin metafizik doğruluğunu kanıtlamaya veya çürütmeye çalışmaz. Onun yöntemi fenomenolojiktir. Yani Jung, dinî sembolün insan ruhunda nasıl tecrübe edildiğini inceler. Bu nedenle “Tanrı”, “şeytan”, “günah”, “kurtuluş”, “cehennem”, “melek”, “Mesih”, “Sophia”, “ejderha” gibi imgeleri psikolojik düzlemde okur. Bu okuma, dinin yerine psikolojiyi koymak değildir; fakat dinî sembollerin insanın iç dünyasında nasıl işlediğini açıklama girişimidir.
Jung’a göre bilinçdışı doğrudan kavramlarla konuşmaz. Bilinçdışı sembollerle konuşur. Rüya, mit, masal, dinî anlatı ve ritüel bu sembolik dilin farklı biçimleridir. Bu yüzden dinler tarihindeki karanlık figürler, Jung açısından yalnızca teolojik varlıklar olarak değil, insanın karanlık psişik potansiyellerinin sembolik temsilleri olarak da okunabilir.
Şeytan figürü bu açıdan merkezi önemdedir. Jung için şeytan, basitçe “dışsal kötülük” figürü değildir; insanın kendisinde görmek istemediği yıkıcı, kibirli, isyankâr, parçalayici ve baştan çıkarıcı yönlerin sembolik yoğunlaşmasıdır. Fakat Jung burada dikkatli okunmalıdır. O, “şeytan aslında sadece psikolojiktir” demez. Daha sınırlı ve metodolojik bir şey yapar: Şeytan imgesinin insan ruhundaki karşılığını inceler.
Bu nedenle Jung’un gölge kavramı ile dinî “kötülük” fikri arasında bir benzerlik vardır; fakat tam özdeşlik yoktur. Dinî geleneklerde kötülük çoğu zaman ontolojik, ahlâkî ve kozmik bir mesele olarak ele alınır. Jung’da ise gölge öncelikle psikolojik bir meseledir. Gölge, insanın bilinçli benliği tarafından tanınmayan ve sahiplenilmeyen psişik içeriklerin alanıdır. Aion’da Jung gölgeyi açıkça “ahlâkî bir problem” olarak tanımlar; çünkü gölgeyle yüzleşmek, insanın kendi karanlık yönlerini gerçek olarak kabul etmesini gerektirir.
Jung’un Hristiyanlık okumasında gölge problemi özellikle keskinleşir. Çünkü Hristiyanlık, sevgi, merhamet, kurtuluş, arınma ve ilahî ışık sembolizmini son derece güçlü biçimde geliştirmiştir. Fakat Jung’a göre bir dinî sistem ışık sembolizmini ne kadar merkezîleştirirse, karanlıkla ilişkisini de o kadar ciddi biçimde düşünmek zorunda kalır.
Burada Jung’un temel sorusu şudur:
Kötülük nereye yerleştirilecektir?
Eğer insan kendisini yalnızca iyi, temiz, seçilmiş ve kurtulmuş olarak görürse, kendi içindeki gölgeyi nereye koyacaktır? Onu ya bastıracak ya da dışarıya yansıtacaktır. İşte dinî topluluklarda görülen en tehlikeli psikolojik süreçlerden biri budur: kişi ya da cemaat, kendi gölgesini başka kişilere, başka mezheplere, başka milletlere, başka dinlere veya “düşman” figürlerine aktarabilir.
Bu yüzden Jung açısından gölge yalnızca bireysel nevrozun değil, kolektif fanatizmin de temelinde bulunabilir. Bir insan kendi karanlığını tanımazsa, onu başkasında görür. Bir toplum kendi tarihsel gölgesini tanımazsa, onu düşmanlaştırdığı başka bir toplumda görür. Böylece ahlâkî temizlik iddiası, paradoksal biçimde şiddetin psikolojik zemini hâline gelebilir.
Jung’un Aion adlı eseri, gölge kavramının dinî sembolizmle en yoğun ilişkilendirildiği metinlerden biridir. Bu eser, özellikle Self arketipi, Mesih sembolizmi, balık imgesi, karşıtlıklar ve Hristiyan çağının psikolojik yapısı üzerine kuruludur. IAAP’ın özetine göre Aion’da “The Shadow”, “The Syzygy: Anima and Animus” ve “The Self” gibi bölümler Jung’un benlik bütünlüğü ve Hristiyan sembolizmi üzerine analizlerinin merkezindedir.
Jung’un burada ilgilendiği mesele şudur: İnsan ruhu yalnızca aydınlık içeriklerden oluşmaz. Eğer bilinç yalnızca iyiyi, düzeni, saflığı ve ışığı sahiplenirse, karanlık içerikler bilinçdışında yoğunlaşır. Bu da kişiliği ikiye böler. Jung’un psikolojik amacı, kötülüğü meşrulaştırmak değil; insanın karanlık yönlerini inkâr etmesinin daha büyük bir tehlike doğurduğunu göstermektir.
Bu yüzden Jung’un gölgeyle ilgili en sert vurgularından biri şudur: Gölgeyle yüzleşmek ahlâkî çaba ister. İnsan kendisini kötü görmek istemez. Kendi kıskançlığını, kibirini, intikam arzusunu, şehvetini, iktidar arzusunu, korkaklığını ya da ikiyüzlülüğünü kolayca kabul edemez. Fakat bu kabul olmadan gerçek öz-bilgi mümkün değildir.
Jung’un simyaya ilgisi burada devreye girer. Ona göre Orta Çağ simyası yalnızca maddeleri dönüştürme girişimi değildir; insan ruhunun dönüşümünü sembollerle anlatan derin bir psikolojik gelenektir. Psychology and Religion içinde Jung, Hristiyanlık ile simya arasındaki ilişkiyi tartışır; Psychology and Alchemy ve Mysterium Coniunctionis ise bu konunun genişletilmiş biçimleridir. Jung, simyayı Hristiyan mistisizminin bilinçdışında devam eden karanlık bir hattı gibi okur.
Simyada ilk aşama olan nigredo, yani kararma, çözülme ve çürüme safhası, gölgeyle karşılaşmanın sembolik karşılığıdır. İnsan önce kendi içindeki karanlık maddeyle karşılaşır. Eski benlik imgesi dağılır. Kişi artık kendisini sadece “iyi”, “temiz”, “akıllı”, “erdemli” veya “haklı” biri olarak göremez. Bu çöküş olmadan dönüşüm başlamaz.
Bu bakımdan simyadaki nigredo, Jung psikolojisinde bireyleşmenin ilk büyük eşiğidir. İnsan kendi karanlığına inmeden altına ulaşamaz. Daha önce kullandığımız mağara-ejderha-hazine sembolü burada tekrar karşımıza çıkar: hazine gölgenin arkasındadır.
Jung’un Gnostisizme ilgisi de gölge probleminden bağımsız değildir. Gnostik sistemlerde dünya çoğu zaman eksik, düşmüş veya karanlık bir düzen olarak görülür. İnsan ruhu ise bu karanlık düzen içinde ışık kıvılcımı taşır. Jung, bu anlatılarda insanın içindeki parçalanmışlık deneyimini görür.
Fakat burada çok önemli bir fark vardır: Gnostisizm karanlığı çoğu zaman kozmik bir dram olarak anlatır; Jung ise bu dramın insan ruhunda nasıl yaşandığını inceler. Yani Gnostik mitlerdeki düşüş, karanlık yaratıcı, Sophia’nın kaybı veya ışık kıvılcımı gibi imgeler Jung için psikolojik parçalanmanın sembolik anlatımlarıdır.
Bu noktada Jung’un yöntemi hem güçlü hem de tartışmalıdır. Güçlüdür; çünkü farklı dinî semboller arasında derin psikolojik bağlar kurabilir. Tartışmalıdır; çünkü bazı ilahiyatçılara göre Jung, dinî sembolleri kendi psikolojik sistemine fazla kolayca dahil eder.
Jung’un en tartışmalı eserlerinden biri Answer to Job’dur. Bu eser Collected Works Vol. 11 içinde yer alır ve Jung’un din psikolojisi açısından en cesur metinlerinden biridir.
Burada Jung’un yaptığı şey, teolojik anlamda Tanrı’yı yargılamak değildir; insanın Tanrı imgesindeki karşıtlıkları psikolojik açıdan incelemektir. Jung, Eyüp anlatısında adalet, güç, masumiyet, acı ve ilahî irade gibi temaların insan ruhundaki etkisini analiz eder. Bu yüzden eser, klasik dindar okuyucu için rahatsız edici olabilir; çünkü Jung Tanrı imgesinin de insan psişesinde karşıtlıklar taşıyacak biçimde deneyimlendiğini savunur.
Burada “Tanrı” ile “Tanrı imgesi” ayrımı hayatîdir.
Jung psikolog olarak Tanrı’nın metafizik zatı hakkında hüküm vermez. O, insanın Tanrı’yı nasıl tasavvur ettiğini, bu tasavvurun bilinçdışında nasıl şekillendiğini ve hangi sembolik çatışmaları taşıdığını inceler. Bu ayrım yapılmazsa Jung tamamen yanlış anlaşılır.
Bu soruya net cevap vermek gerekir: Jung’un yöntemi indirgemeci görünme riski taşır; fakat onun kendi iddiası basit bir indirgeme değildir.
Freud çoğu zaman dini bastırılmış arzular, baba imgesi ve nevrotik ihtiyaçlar üzerinden açıklama eğilimindedir. Jung ise dini insan ruhunun en derin sembolik sistemlerinden biri olarak görür. Ona göre dinî semboller, bilinçdışının kendiliğinden ürettiği imgelerle aynı yapısal derinliğe sahiptir. Bu yüzden din, Jung için patoloji değil; çoğu zaman ruhun bütünleşme çabasının tarihsel biçimidir.
Fakat Jung’un teolojik değil psikolojik konuştuğu unutulmamalıdır. O, vahyin hakikatini ispatlamaz. Peygamberliği açıklamaz. Metafizik âlemin varlığı hakkında dinî hüküm vermez. Onun yaptığı şey, dinî sembolün insan ruhundaki işlevini incelemektir.
“The privilege of a lifetime is to become who you truly are.”
— Carl Gustav Jung
Bu söz de Jung’un en çok alıntılanan ifadelerinden biridir. Her ne kadar Collected Works’ta bu tam biçimiyle yer almasa da Jung’un bütün psikolojisini özetleyen temel fikri yansıtır.
Bugün “gölge” denildiğinde akla ilk gelen isim Carl Gustav Jung’dur.
Bu doğrudur.
Ancak aynı ölçüde eksiktir.
Çünkü Jung hiçbir zaman gölgeyi icat ettiğini söylemez.
O yalnızca insanlığın binlerce yıldır farklı isimlerle anlattığı ortak psikolojik hakikati sistematik hâle getirdiğini düşünür.
Jung’un dehası burada ortaya çıkar.
O yeni bir mit üretmez.
Yeni bir din kurmaz.
Yeni bir ahlak sistemi geliştirmez.
Yeni bir metafizik de kurmaz.
Bunun yerine insanlığın ortak hafızasını inceler.
Ve şu sonuca ulaşır:
Aynı psikolojik gerçeklikler,
farklı medeniyetlerde,
farklı sembollerle anlatılmaktadır.
Dolayısıyla gölgeyi anlayabilmek için yalnızca Jung’u okumak yeterli değildir.
İnsanlık tarihini de okumak gerekir.
Çünkü Jung’un psikolojisi,
aslında insanlığın sembolik tarihinin psikolojik yorumudur.
İlk bakışta bu sorunun cevabı kolay görünür.
Çünkü gece tehlikelidir.
Yırtıcı hayvanlar vardır.
İnsan göremez.
Savunmasız kalır.
Fakat antropoloji bunun yeterli açıklama olmadığını gösterir.
Çünkü karanlık,
yalnızca fiziksel bir durum değildir.
Karanlık hemen her kültürde;
temsil etmektedir.
Bu ortaklık tesadüf değildir.
Jung tam da bu nedenle karanlığı yalnızca doğa olayı olarak değil,
psikolojik sembol olarak okur.
Bilinen en eski medeniyetlerden biri olan Mezopotamya’da insanın temel problemi,
kaosun sürekli geri dönmesidir.
Sümer ve Babil mitolojisinde düzen hiçbir zaman kalıcı değildir.
Kaos sürekli kapıdadır.
Canavarlar,
yeraltı güçleri,
karanlık sular,
iblisler…
Hepsi düzeni tehdit eder.
Jung bunu yalnızca kozmolojik anlatılar olarak okumaz.
Ona göre bunlar,
insanın iç dünyasındaki düzensiz enerjilerin sembolleridir.
Çünkü insan da kendi içinde sürekli bir düzen kurmaya çalışmaktadır.
Ve bilinç,
her zaman bilinçdışının kaotik enerjileriyle karşı karşıyadır.
Dolayısıyla Mezopotamya’daki kaos,
Jung açısından
psikolojik gölgenin kozmolojik dile çevrilmiş hâlidir.
Antik Mısır’ın en ilginç yönlerinden biri,
ölümden sonraki muhasebe anlayışıdır.
Kalp terazide tartılır.
Karşı tarafta Maat’ın tüyü bulunur.
Kalp ağır gelirse
Ammit tarafından yok edilir.
Bu anlatı yalnızca ahiret öğretisi değildir.
Psikolojik açıdan çok daha derin bir anlam taşır.
Kalp neden tartılmaktadır?
Çünkü Mısır düşüncesinde insanın gerçek hakikati,
kendisinin anlattığı hikâye değildir.
İçinde taşıdığı hakikattir.
Jung burada önemli bir benzerlik görür.
İnsan da kendi bilinçli kimliğini anlatır.
Fakat bilinçdışı,
gerçek psikolojik ağırlığı taşımaktadır.
Dolayısıyla Mısır’ın terazisi,
Jung açısından gölgenin ahlâkî değil,
psikolojik muhasebesini çağrıştırmaktadır.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır.
Mısır dini bunu metafizik gerçeklik olarak anlatır.
Jung ise aynı sembolü,
psikolojik dönüşüm süreci olarak okur.
Yunan düşüncesi gölgeyi hiçbir zaman Jung’un kullandığı anlamda tanımlamaz.
Fakat aynı problem sürekli karşımıza çıkar.
Örneğin
Narkissos.
Genellikle narsisizmin hikâyesi olarak anlatılır.
Oysa Jung açısından bu hikâye başka bir şeydir.
Narkissos yalnızca kendisini görebilmektedir.
Kendisinin dışında kalan hiçbir tarafıyla ilişki kuramaz.
Dolayısıyla kendi imgesine âşık olur.
Psikolojik olarak bakıldığında,
Narkissos’un problemi kendisini sevmesi değildir.
Kendisinin yalnızca personasıyla ilişki kurmasıdır.
Gölgesi hiç yoktur.
Daha doğrusu vardır,
ama onun farkında değildir.
İşte trajedi burada başlar.
Jung’un ilgisini çeken başka bir figür Medusa’dır.
Ona bakan herkes taş kesilir.
Neden?
Psikolojik açıdan Medusa,
bilincin kaldıramadığı korkunun sembolüdür.
İnsan bazen kendi gölgesiyle karşılaşınca
hareket edemez.
Donakalır.
Kaçar.
Savunmaya geçer.
Medusa’nın bakışı,
bilinçdışının egoyu felç eden yoğunluğunu temsil eder.
Jung’un doğrudan söylediği bir şey değildir;
fakat analitik psikoloji açısından mağara alegorisi olağanüstü okunabilir.
İnsan mağaradadır.
Gördüğü şey gölgelerdir.
Gerçek sandığı şeyler,
yalnızca yansımalardır.
Mağaradan çıkınca
başka bir gerçeklikle karşılaşır.
Psikolojik açıdan ise
egonun kurduğu dünya,
çoğu zaman bütün ruh değildir.
İnsan,
bilincinin mağarasında yaşamaktadır.
Gölge ise
mağaranın görünmeyen kısmıdır.
Stoacılar gölge kelimesini kullanmaz.
Fakat onlar da aynı problemi fark etmişlerdir.
İnsanı mahveden olaylar değildir.
Olaylar hakkındaki hükümleridir.
Peki insan neden yanlış hüküm verir?
Çünkü tutkular,
öfke,
korku,
şehvet,
bilinci perdelemektedir.
Marcus Aurelius sürekli kendisini sorgular.
Kendi zihnini gözlemler.
Kendi öfkesini denetlemeye çalışır.
Bütün bunlar,
Jung’un bilinçli gölge çalışmasına şaşırtıcı biçimde yaklaşmaktadır.
Ancak amaç farklıdır.
Stoacı bilge,
duygulardan bağımsızlaşmak ister.
Jung ise
duyguları bastırmayı değil,
onları tanımayı ister.
Plotinus için insanın en büyük problemi,
maddenin içine gömülmesidir.
Ruh,
asıl kaynağından uzaklaşmıştır.
Tekrar yükselmelidir.
Jung burada psikolojik bir süreç görür.
İnsan da
bilinçli egosunun içine sıkışmıştır.
Self’e ulaşabilmesi için
daha derin katmanlarla ilişki kurmalıdır.
Bu yüzden Plotinus’un yükselişi,
Jung’un bireyleşmesine oldukça benzemektedir.
Fakat aralarında önemli fark vardır.
Plotinus’un amacı metafiziktir.
Jung’un amacı psikolojiktir.
Şimdiye kadar dikkat edilirse
hiçbir medeniyet gölgeyi aynı isimle anlatmamıştır.
Fakat hepsi
aynı problemi fark etmiştir.
İnsan,
kendisini olduğu gibi göremez.
İçinde karanlık taşır.
Bu karanlıkla yüzleşmezse
ya kendisini,
ya toplumu,
ya da hakikati yanlış okuyacaktır.
İşte Jung’un büyüklüğü burada ortaya çıkar.
O,
Mısır’ın terazisini,
Yunan’ın mağarasını,
Mezopotamya’nın kaosunu,
Stoacıların tutkularını,
Plotinus’un iniş ve çıkışını,
tek bir psikolojik harita üzerinde yeniden okumaya çalışmıştır.
“Biz insanı gerçekten en güzel kıvamda yarattık.” (Tîn, 95:4)
Mükemmel. Buradan itibaren kitabın gerçekten özgün kısmına giriyoruz. Ve sana bir şey söyleyeyim:
Bence bugüne kadar Jung ile İslam arasında yapılan karşılaştırmaların çoğu metodolojik olarak hatalı.
Çünkü neredeyse hepsi şu yöntemi kullanıyor:
Gölge = Nefs-i Emmare
ve konu bitiyor.
Bu akademik olarak doğru değildir.
Neden?
Çünkü Jung’un Shadow kavramı ile Kur’an’ın Nefs kavramı aynı ontolojik düzlemde değildir.
Birisi psikolojik bir kategoridir.
Diğeri ontolojik, ahlaki ve metafizik bir varlık alanının parçasıdır.
Dolayısıyla bunları eşitlemek Jung’u da İslam’ı da yanlış okumaktır.
Bence kitabın en güçlü yönü tam burada olacak.
BÖLÜM II
İslam’da Gölge Var mıdır?
Jung’un En Büyük Sorusuna Kur’an Merkezli Bir Yaklaşım
“Biz insanı gerçekten en güzel kıvamda yarattık.” (Tîn, 95:4)
Giriş
Carl Gustav Jung’un bütün psikoloji sistemi tek bir problem etrafında şekillenmiştir.
İnsan neden kendisini tanıyamaz?
Bu soru ilk bakışta psikolojik görünür.
Fakat dikkatle incelendiğinde bunun aynı zamanda ontolojik bir soru olduğu görülür.
Çünkü insanın kendisini neden tanıyamadığı sorusu,
önce şu soruya cevap vermeyi gerektirir:
İnsan nedir?
Modern psikoloji bu soruya biyoloji,
evrim,
sinir sistemi,
kişilik,
çevre,
öğrenme,
bilinç
gibi kavramlarla cevap vermeye çalışır.
Jung ise bunlara kolektif bilinçdışını ekler.
İslam ise bambaşka bir yerden başlar.
İslam,
“İnsan neden kendisini tanıyamıyor?”
sorusunu sormadan önce,
şunu sorar:
İnsanı kim yarattı?
İşte iki sistem arasındaki ilk büyük ayrım burada başlar.
Jung psikolojisi,
insanı gözlemler.
Kur’an ise,
insanı tanımlar.
Bu iki ifade birbirine benziyor gibi görünse de
epistemolojik olarak tamamen farklıdır.
Jung,
ampirik gözlem yapmaktadır.
Klinik vakaları inceler.
Rüyaları analiz eder.
Mitolojileri karşılaştırır.
Sembolleri yorumlar.
Buradan hareketle
insanın bilinçdışı yapısını açıklamaya çalışır.
Kur’an ise
insanı gözlemleyerek tanımlamaz.
İnsanı yaratanın bilgisiyle tanımlar.
Dolayısıyla
Jung’un insan bilgisi
aşağıdan yukarıya
(inferential knowledge)
kurulurken,
Kur’an’ın insan bilgisi
yukarıdan aşağıya
(revelatory knowledge)
kurulmaktadır.
Bu ayrım,
bütün kitabın temelidir.
Jung’un eserleri dikkatle incelendiğinde
insanın doğuştan getirdiği eğilimlerden sıkça söz ettiği görülür.
Fakat bu eğilimlerin
nihai kaynağı konusunda
kesin konuşmaz.
Arketipler vardır.
Kolektif bilinçdışı vardır.
Evrensel semboller vardır.
Fakat bunlar neden vardır?
Nereden gelmektedir?
Bu soru cevapsız kalır.
İşte tam burada
Kur’an’ın
fıtrat
kavramı devreye girer.
Kur’an’a göre insan,
boş bir bilinç olarak yaratılmaz.
İnsan,
belirli istidatlarla,
belirli kabiliyetlerle,
belirli yönelimlerle,
belirli potansiyellerle yaratılır.
Bu yüzden Kur’an,
“fıtratullah”
ifadesini kullanır.
Buradaki fıtrat,
yalnızca ahlak değildir.
Yalnızca vicdan değildir.
Yalnızca din duygusu da değildir.
Fıtrat,
insanın bütün ontolojik mimarisidir.
Burada
Tîn Suresi’nin ilk ayeti
olağanüstü önem kazanır.
“Andolsun ki insanı ahsen-i takvim üzere yarattık.”
Bu ayet çoğu zaman
yalnızca fiziksel güzellik olarak yorumlanmaktadır.
Oysa klasik müfessirlerin önemli bir kısmı,
buradaki güzelliği
insanın bütün yaratılış sistemi olarak açıklamaktadır.
Yani
insan,
en dengeli potansiyellerle yaratılmıştır.
Burada çok önemli bir nokta vardır.
Kur’an,
insanın içinde
hem yükselmeye,
hem düşmeye müsait
bir yapı bulunduğunu söyler.
Bir sonraki ayette ise
şöyle denilir:
“Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.”
Burada
Jung’un gölgesiyle
ilk büyük temas başlar.
Modern psikoloji bazen
insanı iki ayrı kişilik gibi anlatır.
İyi taraf.
Kötü taraf.
Jung da zaman zaman
buna yaklaşabilecek semboller kullanır.
Fakat Kur’an’ın yaklaşımı farklıdır.
İnsanın içinde
iki ayrı insan yoktur.
İki ayrı ruh yoktur.
İki ayrı benlik yoktur.
Tek bir nefis vardır.
Tek bir ruh vardır.
Tek bir kalp vardır.
Fakat bu yapılar
farklı yönlere yönelebilir.
İşte burada
çok önemli bir kavram ortaya çıkar.
İstidat.
İslam düşüncesinde
özellikle Gazâlî,
İbn Sina,
Râzî,
İbn Teymiyye,
Said Nursî gibi isimlerde
insanın yaratılışında bulunan kuvveler anlatılır.
Şehvet.
Gazap.
Akıl.
Vehim.
Hayal.
Muhayyile.
Kalp.
Ruh.
Latifeler.
Bunların hiçbiri
başlangıçta kötü değildir.
Hiçbiri şeytan değildir.
Hiçbiri günah değildir.
Onlar,
yaratılışın parçalarıdır.
Burada benim kanaatime göre
Jung’un arketipleriyle kurulabilecek en güçlü ilişki ortaya çıkar.
Çünkü Jung’un arketipleri de
ahlaken kötü değildir.
Onlar da
potansiyeldir.
Fakat burada
Jung ile Kur’an ayrılır.
Yoksa
Fıtri Kuvve mi?
Jung’a göre
Kahraman,
Bilge,
Anne,
Gölge,
Self,
gibi yapılar
kolektif bilinçdışının
arketipleridir.
Kur’an ise
bunlardan söz etmez.
Kur’an
şöyle der.
Allah
insana
işitme,
görme,
akletme,
istemeyi,
seçmeyi,
irade etmeyi,
sevme kabiliyetini,
öfke kuvvesini,
merhameti,
şehveti,
hayali,
hafızayı,
vicdanı,
emaneti taşıyabilecek kapasiteyi
vermiştir.
Dikkat edilirse
Kur’an
kişilik tipleri anlatmaz.
Potansiyeller anlatır.
İşte benim kanaatime göre
Jung’un eksik bıraktığı yer tam burasıdır.
Burada artık
kitabın temel tezlerinden birini kurabiliriz.
Jung’un gölgesi, İslam’da nefsin karşılığı değildir. Jung’un gölgesi, insanın fıtratına yerleştirilmiş kuvvelerin, irade ve tezkiye süreçlerinden geçmeden bilinç dışında düzensiz biçimde kalmış psikolojik tezahürlerine karşılık gelir.
Bu çok büyük farktır.
Çünkü
nefis yaratılıştan vardır. Gölge ise kişiliğin gelişim sürecinde oluşur.
Nefis ontolojik bir hakikattir.
Gölge psikolojik organizasyondur.
Nefis imtihanın merkezidir.
Gölge kişilik gelişiminin merkezidir.
Dolayısıyla eşit değildirler.
Ancak örtüştükleri alanlar vardır.
“The shadow is a moral problem that challenges the whole ego-personality… To become conscious of it involves recognizing the dark aspects of the personality as present and real. This act is the essential condition for any kind of self-knowledge.” — Aion, §14.
Bu paragraf Jung’un gölge anlayışının belki de en yoğun özetidir.
Fakat ilginçtir ki,
aynı paragraf,
Jung ile İslam arasındaki en büyük ayrımı da ortaya çıkarır.
Çünkü Jung,
gölgeyi kişiliğin ahlâkî problemi olarak tanımlar.
Kur’an ise,
insanın problemini
yalnızca ahlâkî bir problem olarak değil,
varoluşsal (ontolojik) bir problem olarak ele alır.
İşte bütün fark burada başlar.
İki sistem de aynı soruyu soruyor gibi görünür.
İnsan neden kötülük yapar?
Fakat dikkat edildiğinde,
aslında sorular aynı değildir.
Jung’un sorusu şöyledir:
İnsan neden kendi karanlık yönlerini inkâr eder?
Kur’an’ın sorusu ise şudur:
İnsan neden yaratılış gayesinden uzaklaşır?
Bu iki soru birbirine benzer.
Fakat aynı soru değildir.
Birincisi psikolojiktir.
İkincisi ontolojiktir.
Jung hiçbir zaman
“İnsan neden yaratıldı?”
sorusunu sormaz.
Çünkü bu,
psikolojinin alanına girmez.
O,
şunu sorar:
İnsan nasıl işliyor?
Rüyalar neden oluşuyor?
Mitler neden tekrar ediyor?
İnsan neden projeksiyon yapıyor?
Gölge neden ortaya çıkıyor?
Bütün sistem
gözleme dayanır.
Yani Jung’un hareket noktası
fenomendir.
Önce olgular vardır.
Sonra teori gelir.
Kur’an ise tam tersine hareket eder.
Önce yaratılışı anlatır.
Sonra insanı açıklar.
Yani önce
hakikat
vardır.
Sonra
insanın davranışı açıklanır.
Dolayısıyla
Kur’an’da insanın psikolojisi,
ontolojisinin sonucudur.
Jung’da ise
ontoloji konuşulmaz.
Sadece psikoloji konuşulur.
Bu yüzden
Jung’un gölgesi,
İslam’daki hiçbir kavramla
birebir aynı olamaz.
Bugün Jung üzerine yazılan birçok İslamî çalışmada
şöyle bir cümle görülmektedir.
Shadow = Nefs-i Emmare
Bu eşitleme ilk bakışta mantıklı görünür.
Çünkü ikisi de
insanın karanlık tarafıyla ilgilenmektedir.
Fakat mesele biraz derinleştirildiğinde
bu eşitlik çökmeye başlar.
Neden?
Çünkü
Nefs-i Emmâre bir mertebedir.
Shadow ise
bir psikolojik organizasyondur.
Nefs-i Emmâre,
Kur’an’ın insan anlayışı içinde,
nefsin terbiyeden önceki yönelişini ifade eder.
Shadow ise,
kişinin bilinçli egosunun kabul etmediği psişik içeriklerin oluşturduğu yapıdır.
İkisi arasında kesişim vardır.
Fakat özdeşlik yoktur.
İşte en kritik soru budur.
Jung’un eserleri dikkatle okunduğunda
gölgenin iki katmandan oluştuğu görülür.
Birinci katman
kişisel gölgedir.
Bu,
hayat boyunca bastırılan içeriklerden oluşur.
İkinci katman ise,
arketipsel gölgeyle ilişkilidir.
Bu daha derindir.
Fakat yine de
gölgenin bugünkü biçimi,
kişiliğin gelişimi sırasında oluşur. Jung’un gölge anlayışında kişisel yaşantılar, bastırmalar ve ego ideali önemli rol oynarken; gölge, arketipsel boyutla da ilişkilidir.
Şimdi Kur’an’a bakalım.
Kur’an hiçbir yerde
insanın içine sonradan kötülük yerleştiğini söylemez.
Aksine,
insanın yaratılışına
çeşitli kuvveler yerleştirildiğini söyler.
Bunlar;
gibi temel yönelişlerdir.
Hiçbiri günah değildir.
Hiçbiri şeytan değildir.
Hiçbiri gölge değildir.
Hepsi yaratılışın parçasıdır.
İşte burada
İmam Gazâlî,
Jung’dan yaklaşık dokuz asır önce
çok önemli bir ayrım yapmıştır.
Gazâlî,
insanın içinde bulunan kuvveleri
başlangıçta
ahlâkî olarak nötr
kabul eder.
Şehvet,
kötü değildir.
Gazap,
kötü değildir.
Sevgi,
kötü değildir.
Mal istemek,
kötü değildir.
Şöhret arzusu bile
başlangıçta mutlak kötülük değildir.
Problemin başladığı yer,
kuvvenin istikametidir.
Bu nokta olağanüstü önemlidir.
Çünkü burada
Jung’un gölgesiyle
ilk defa gerçekten temas kurabiliriz.
Jung,
kişinin bastırdığı kuvvelerin
bilinçdışında örgütlenmeye başladığını söyler.
Gazâlî ise,
kuvvelerin
ifrat,
tefrit
ve
itidal
olabileceğini söyler.
Bu iki yaklaşımın ortak noktası,
kuvvelerin
inkâr edilmemesi gerektiğidir.
Fakat ayrıldıkları yer daha önemlidir.
Jung şöyle der:
Bastırılan enerji geri döner.
Gazâlî ise şunu söyler:
Terbiye edilmeyen kuvve, nefsi yönetmeye başlar.
İlk bakışta aynı gibi görünmektedir.
Hayır.
Çünkü Jung
enerjiden bahsetmektedir.
Gazâlî ise
ahlâkî failden bahsetmektedir.
Jung için gölge,
ahlâkî suçlu değildir.
O,
kişiliğin dışlanmış kısmıdır.
İçinde
öfke de vardır.
Cesaret de.
Şehvet de vardır.
Yaratıcılık da.
Kibir de vardır.
Liderlik de.
Bu yüzden Jung,
gölgeyi yok etmeyi değil,
entegrasyonunu ister.
Çünkü gölgenin içinde
kişinin yaşayamadığı hayat bulunmaktadır.
İslam’da ise
nefis,
yalnızca psikolojik enerji değildir.
Nefis,
insanın isteyen tarafıdır.
Tercih eden tarafıdır.
Yönelen tarafıdır.
İmtihan edilen tarafıdır.
Bu nedenle
nefis terbiyesi,
yalnızca psikolojik denge kurmak değildir.
İrade,
ahlâk,
niyet,
takvâ,
tezkiye,
muhasebe
ve kulluk ile ilgilidir.
Burada artık
Jung’un sınırına gelmiş oluruz.
Çünkü Jung’un psikolojisi,
insanı psikolojik olarak bütünleştirmeyi amaçlar.
İslam ise
insanı yalnızca bütünleştirmeyi değil,
hakikate yöneltmeyi amaçlar.
Jung’un “Shadow” kavramı, İslam’daki “nefis” kavramının psikolojik karşılığı değildir. Daha isabetli bir okumayla gölge, insanın fıtratına yerleştirilmiş kuvvelerin; ego, toplumsal persona ve bastırma süreçleri sonucunda bilinç alanından dışlanarak düzensizleşmiş psikolojik görünümüdür. Nefis ise bu kuvveleri kullanan, yönelten ve ahlâkî sorumluluğu taşıyan ontolojik özne konumundadır.
Bu ayrım çok önemlidir.
Çünkü bu formül,
ne Jung’u İslam’a indirger,
ne de İslam’ı Jung’a uydurur.
İkisini kendi kavramsal bütünlüğü içinde koruyarak konuşturur.