İnsanlık tarihine dikkatle bakıldığında şaşırtıcı bir durum görülür:
Birbirinden habersiz medeniyetler, farklı coğrafyalar, farklı dinler ve farklı çağlar aynı insanı anlatmaya çalışmıştır.
Kelimeler değişmiştir.
Semboller değişmiştir.
Tanrılar değişmiştir.
Felsefeler değişmiştir.
Fakat anlatılan varlık çoğu zaman aynıdır:
İnsan.
Ve daha da ilginci, insanın içinde bulunduğu söylenen temel kuvvetler, eğilimler ve çatışmalar da büyük ölçüde aynıdır.
Jung’un arketipleri bu yüzden bu kadar güçlüdür.
Çünkü Jung aslında yeni bir şey icat etmemiştir.
O, insanlığın binlerce yıldır farklı isimlerle anlattığı içsel haritayı psikolojinin diliyle yeniden yorumlamıştır.
Ancient Egyptian Religion insanı yalnızca bedenden oluşan bir varlık olarak görmüyordu.
İnsanın içinde:
gibi katmanlar bulunduğuna inanılıyordu.
Ölümden sonra insanın kalbi terazide tartılırdı.
Kalp hakikatin tüyünden ağır gelirse kişi karanlığa düşerdi.
Bu düşünceyi Jung açısından okursak:
İnsanın içindeki gölgeyle yüzleşememesi.
İslam açısından okursak:
Nefsin tezkiye edilmemesi.
Tasavvuf açısından okursak:
Kalbin paslanması.
Üçü de aynı hakikatin farklı dillerde anlatımı gibidir.
Plato insan ruhunu üç parçaya ayırır:
Ünlü savaş arabası metaforunda:
Akıl arabacıdır.
İyi at asil yönleri temsil eder.
Kötü at ise dizginlenmesi gereken dürtüleri temsil eder.
Bu şema şaşırtıcı biçimde:
benzemektedir.
Marcus Aurelius ve Stoacılar insanın içinde “hegemonikon” dedikleri bir merkez bulunduğunu söylerler.
Bu merkez:
Jung buna kısmen Self der.
Tasavvuf buna kalbin merkezî idrak gücü der.
İslam ahlakı ise akıl ve vicdanın Allah’ın rehberliği altında işlemesi olarak yorumlar.
Vedanta ve diğer Hint öğretilerinde insanın içinde iki yön bulunur:
Bir tarafta:
Diğer tarafta:
İnsan ruhsal olgunlaşma yolunda egonun dar sınırlarından kurtulup hakiki özüne yaklaşır.
Bu süreç Jung’un bireyleşmesini oldukça andırır.
Fakat İslam’da burada önemli bir ayrım vardır.
Tasavvufta insan Allah olmaz.
Allah’la birleşmez.
Kendi yaratılmışlığını idrak ederek Allah’a kullukta kemale ulaşır.
Taoism evrendeki bütün varlıkları Yin ve Yang dengesiyle açıklar.
Karanlık ve aydınlık.
Pasif ve aktif.
Dişil ve eril.
Sert ve yumuşak.
Jung’un anima ve animus kavramlarıyla benzerlikler burada dikkat çekicidir.
İnsanın içinde karşı cinsin psikolojik izleri bulunduğunu söyleyen Jung, aslında Doğu’nun binlerce yıllık sezgisini modern psikoloji diline taşımıştır.
Plotinus için insanın yolculuğu:
Bir’den çıkış ve Bir’e dönüş hikâyesidir.
Ruh aşağı iner.
Maddeye bağlanır.
Sonra tekrar yükselmeye çalışır.
Bu süreç:
olarak farklı dillerde karşımıza çıkar.
Avicenna insanın içinde:
bulunduğunu söyler.
İnsanın kemali bu kuvvelerin dengelenmesindedir.
Aşırılık ve eksiklik bozukluk üretir.
Bu anlayış bugün kişilik psikolojisinin temel ilkeleriyle bile uyumludur.
Al-Ghazali insanı bir şehre benzetir.
Kalp hükümdardır.
Akıl vezirdir.
Şehvet ve öfke askerlerdir.
Şeytan ise fırsat kollayan bir düşmandır.
Bugün Jung’un gölge kavramını okuyan biri Gazâlî’nin bu tasvirlerini gördüğünde şaşırabilir.
Çünkü ikisi de insanın içindeki karanlık güçlerin bilinmesini gerektiğini söyler.
Fakat Gazâlî’nin amacı entegrasyon değil terbiyedir.
Tasavvufun ortaya koyduğu nefis mertebeleri insanlık tarihindeki en gelişmiş iç gözlem sistemlerinden biridir.
Nefs-i emmare.
Nefs-i levvame.
Nefs-i mülhime.
Nefs-i mutmainne.
Nefs-i raziye.
Nefs-i marziyye.
Nefs-i kâmile.
Bu sistem aslında insanın içsel evrim haritasıdır.
Modern psikolojide benzer derinlikte bir merdiven kurmaya çalışan kişi Jung olmuştur.
Jung’un dehası şurada yatıyordu:
O, insanlığın bütün mitolojilerini, masallarını, dinlerini ve sembollerini inceledi.
Ve hepsinin altında tekrar eden ortak desenler gördü.
Kral.
Bilge.
Anne.
Kahraman.
Çocuk.
Gölge.
Kurban.
Yeniden doğuş.
Ölüm.
Diriliş.
Bunlar tesadüf değildi.
Jung bunların kolektif bilinçdışından geldiğini düşündü.
Fakat İslamî perspektiften bakıldığında farklı bir yorum mümkündür:
Belki de bütün medeniyetlerin aynı sembolleri üretmesinin sebebi ortak bir psikolojik depo değil, ortak bir yaratılıştır.
Çünkü bütün insanlar aynı Yaratıcı tarafından yaratılmıştır.
İşte en kritik nokta burada ortaya çıkar.
Antik Mısır’ın amacı ölümsüzleşmekti.
Yunan’ın amacı bilgeleşmekti.
Stoacının amacı sarsılmaz olmak.
Hint mistiğinin amacı mutlak özle birleşmek.
Neoplatonistin amacı Bir’e dönmek.
Jung’un amacı bütünleşmek.
Tasavvufun amacı ise bunların hepsini aşan bir şeydir:
Kendini aşarak Allah’a kul olmak.
Çünkü İslam’a göre insanın en büyük problemi parçalanmış olması değildir.
Asıl problemi yönünü kaybetmesidir.
Bir pusula düşün.
Mükemmel çalışıyor.
Hiçbir mekanik sorunu yok.
Ama kuzeyi göstermiyor.
Ne kadar kusursuz olursa olsun kaybolmuştur.
İslam’a göre insan da böyledir.
Kişilik bütünlüğü önemlidir.
Gölgeyle yüzleşmek önemlidir.
Nefsini tanımak önemlidir.
Fakat bütün bunlar nihai hedef değildir.
Nihai hedef, bütün bu iç kuvveleri hakikate yöneltebilmektir.
Mısır rahipleri ona başka isim verdi.
Yunan filozofları başka isim verdi.
Hint bilgeleri başka isim verdi.
Çinli bilge başka isim verdi.
Jung başka isim verdi.
Gazâlî başka isim verdi.
Tasavvuf başka isim verdi.
Fakat insanlığın büyük kısmı aynı sırrın etrafında dolaşıyor gibidir:
İnsan, gördüğünden daha derindir.
İçinde bir karanlık vardır.
İçinde bir ışık vardır.
İçinde düşebileceği uçurumlar vardır.
İçinde yükselebileceği semalar vardır.
Ve belki bütün insanlık tarihinin ortak sorusu şudur:
İnsan kendi içinde taşıdığı bu sonsuz potansiyeli hangi yöne çevirecektir?
Jung bu soruya psikolojinin diliyle cevap aradı.
İslam ise aynı soruyu yaratılış, fıtrat, nefis, ruh ve kulluk kavramlarıyla açıklamaya çalıştı.
Bu yüzden Jung’un arketipleri ile İslam’ın fıtrat anlayışı birbirine rakip iki açıklama olarak değil, insanın derinliklerine farklı pencerelerden bakan iki ayrı bakış olarak okunabilir. Ancak İslam, bu derinliklerin nihai kaynağını kolektif bilinçdışında değil, insanı “ahsen-i takvim” üzere yaratan Allah’ın hikmetinde bulur.